Image Hosted by ImageShack.us
turkiye.gif
OSMANLI TARİHİ

PADİŞAHLAR

01-OSMANGAZi.jpg

turkiye.gif

TUĞRALAR

tugram.jpg

turkiye.gif

KURULUŞ DÖNEMI

turkiye.gif

KLASİK DÖNEM

turkiye.gif

DEĞİŞİM DÖNEMİ

turkiye.gif

MODERNLEŞME DÖNEM

turkiye.gif

ASKERİ TEŞKİLAT

turkiye.gif

DEVLET TEŞKİLATI

İKTİSADİ YAPI

Image Hosted by ImageShack.us
OSMANLI
DENİZCİLİK TARİHİ

fatihsultanmehmetHAN.JPG

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Free Counter
KİTABOOKU.BLOGCU

Sitenizesayac.com

Sailing Turkey

Otel Şikayetleri

Php kodlar

Eskişehir

Ucuz Oteller

Tags Area

Link Ekle

Tatil Dizayn

Site Ekle

Erken Rezervasyon

Dizin


Elvenpath Top100

Gazetelinki.com

site ekle

fatihsultanmehmetHAN.JPG

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Free Counter
KİTABOOKU.BLOGCU

Sitenizesayac.com

Sailing Turkey

Otel Şikayetleri

Php kodlar

Eskişehir

Ucuz Oteller

Tags Area

Link Ekle

Tatil Dizayn

Site Ekle

Erken Rezervasyon

Dizin


Elvenpath Top100

Gazetelinki.com

site ekle

« Önceki | Sonraki »

8/5/2009

KARIŞIKLIĞI KİMLER, NİÇİN ÇIKARDI


ÇOK ÖNEMLİ MSNBC SİTESİNDE EREMNİ İDDİALARIYLA İLGİLİ  BİR OYLAMA YAPILIYOR. ERMENİLERİN LOBİ ÇALIŞMALARINI SEYRETMEYELİM... BİZ DE OYUMUZU KULLANALIM.

http://www.msnbc.msn.com/id/21253084/
BU BAĞLANTIYI TIKLAYIN. ÇIKAN ANKETTE  __NO-- YU TIKLAYIN. DAHA SONRA  -VOTE- YAZAN YERİ İŞARETLEYİN...
> : http://www.msnbc.msn.com/id/21253084/

araştırma

h.sabri kamiloğlu


BAŞTAN SONA

alevilik

Hz. Ali'nin, Peygamberimizin en üst vekili olduğunu iddia etmek gibi fasit fikirler ileri sürmekle başlamış, öyle ki, daha sonraları aveneleri ile beraber çok daha ileri giderek Hz. Ali'nin ulûhiyetini iddia etmişlerdir. Hz. Ali'nin ölmediğine, Hz. İsa gibi göğe yükseldiğine inanırlar.

 

Birkaç bin asır geriye gidip Hz. İsa'nın dönemine bakalım isterseniz. Rivayete göre; Hz. İsa'dan altmış veya yetmiş küsur yıl sonra yaşayan Yahudi Bules (Pavlos), İncil'in yani İsa Aleyhisselâm'a inen yüce kitabın, dolayısı ile İsa'nın insanlara tebliğ ettiği dinin tahrifinde önemli rol oynamıştır. Üstad Necip Fazıl Kısakürek der ki:
"Yahudiler her nerede bir fikir etrafında bir yekparelik görseler, onu ifsad etmek için ellerinden gelen gayreti sarf ederler." Tarihî vesikalar hep üstadın bu düşüncesine ışık tutmuş ve hak vermiştir. Pavlos'tan asırlar sonra gelen bir başka YahuZdi onun mesleğini icra etmiş ve Müslümanların başına asırlarca belâ olacak akımlara, inançlara, fitnelere ve ayrılıklara vesile olmuştur.
İbn Sebe, Hz. Osman döneminde Medine'ye gelmiş olan Yemenli bir Yahudi olup, kendisinin iman edip Müslüman olduğunu söylemiştir. Sonrası malûm… Yukarıda anlatıldığı üzere Müslümanlar arasında vuku bulan meselelerde ortalığı fesat kazanına çevirmiş bir isim. Şia başlığı altında "Sebeiyye" isimli bir kolun başını çeken İbn Sebe'nin Hz. Ali'ye hayranlık duyduğu söylenmişse de bu doğru değildir. Evet, onun oyununa gelen bir kısım insanlarda Hz. Ali hayranlığı ya da taraftarlığı vardı. Zaten bu sebeple Hz. Ali tarafında bulunanlara "Alevî" (Ali taraftarları) denilmiştir. Bunda bir problem yoktur. Ama İbn Sebe ve kendisi gibi olan aveneleri sadece Hz. Ali tarafında bulunmamışlar, her iki tarafı fitneleriyle, yalan yanlış haber ve işleriyle karıştırmışlardır. Yani Yahudi, İsa Aleyhisselâm'dan sonra olduğu gibi Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sonra da görevini icra etmiştir.

 

ŞİA VE ALEVİLİĞİN KISIMLARI
İlk olarak Şia'yı üç ana başlık altında incelemek istiyorum.
1) Aşırılar ki bunlara, "Gâliye" denilmiştir.
2) Orta derecede olanlar ki, bunlara da "Râfızî" denilmiştir. Bu başlık altında birçok farklı akıma şahit olacağız.
3) Bu da en son ve tek başlık altında inceleyeceğimiz "Zeydiye'dir" ki, başlangıçta ehlisünnete en yakın olan gruptur.

Gâliye(Aşırılar)
Yani çok ileri gidenler. Bu başlık altında sayılan fırkaların, Hz. Ali'ye ulûhiyet isnadına kadar gittiklerine şahit oluyoruz. Meselâ, bu kısım bağlamında, az önce de bahsettiğimiz gibi, Abdullah İbn Sebe'ye nisbet edilen "Sebeiyye"yi sayabiliriz.

Sebeiyye
Bildiğiniz gibi İbn Sebe İslâm toplumu içerisinde ilk fitneyi çıkartma vasfından öte aslen bir Yahudi idi ve muharref Tevrat kaynaklı fikir ve inançlarını bu grup içerisinde yaymıştı. Meselâ Tevrat'ta geçen:
"Bir peygamberin en üst vekili" ibaresi ile bağlantı kurarak Hz. Ali'nin Peygamberimizin en üst vekili olduğunu iddia etmek gibi fasit fikirler ileri sürmekle başlamış, daha sonraları aveneleri ile beraber çok daha ileri giderek Hz. Ali'nin ulûhiyetini iddia etmişlerdir. Hz. Ali'nin ölmediği, Hz. İsa gibi göğe yükseldiği, gök gürültüsünün onun sesi, şimşeklerin ise, gülümsemesi olduğu gibi ilginç ve akla zıt inançları vardır. İbn Sebe bu akıma Musevî itikatlarını karıştırdığı gibi Sebeîliği biraz daha kozmopolit bir inanç yapısına büründürerek, eski Mısır dogmalarından alıntılar yapmış ve ilâhın ruhunun liderden lidere geçme inanışı da bu akımın mensupları arasında şüyu bulmuştur.

Gurabiyye
Bu fırka, gerçekte Hz. Ali'ye ilâhlık vasfı isnat etmese de karga mânasını ihtiva eden bir kelime olan "gurab" ile adlandırılmaya lâyık görülen bu topluluk, Hz. Ali'nin, bir karganın diğer kargaya benzediği kadar tıpa tıp Peygamberimize benzediğini ve Cebrail'in şaşırıp vahyi Hz. Ali yerine Hz. Muhammed'e getirdiğini iddia ederler. Oysa Peygamberimize ilk vahiy geldiğinde, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem kırk yaşında, Hz. Ali ise henüz dokuz yaşındaydı.

Sayriyye
Hicrî 3. yüzyılda ortaya çıkan bu hareket Şia'nın fanatiklerindendir. Hz. Ali'de ilâhî bir özellik olduğunu iddia ederler. Bütün amaçları, İslâm'ı yıkmak, ilkelerini yok etmektir. Bu harekete mensup olan insanlar, İslâm yurtlarına saldıran hemen herkesle işbirliği yapmışlardır. Tarihte Nusayrî olarak bilinen bu kimselerin, gerçek yüzlerini gizlemek için Suriye'deki Fransız sömürgeciliği, onları Alevî olarak adlandırmıştır. Türkiye'nin Batı Anadolu bölgesinde "Oduncular" ve "Tahtacılar" diye bilinirler. Doğu da ise, isimleri "Kızılbaş"tır. Türkiye'nin bazı yörelerinde ise, "Bektaşî" olarak tanınırlar. Bu akımın kurucusu olan İbn Nusayr, mahremliğin mubahlığını, livatanın helâlliğini ileri sürmüş bir sapıktır. Diğer bazı bâtınî gruplar gibi, sarmaş dolaş oldukları özel bir geceleri vardır. Şarabı kutsal bilirler. Günlük olarak rekât ve vakit sayısı değişik olan namazları vardır. Fakat bu namazlar içerisinde rükû ve secde yoktur. Cuma namazı kılmaz, abdest ve gusül almaz. Zekâtı kabul etmezler; fakat sahip olduklarından daha çok miktarda Şeyhlerine (Dedelerine) verirler. Nevruz gününü bayram olarak kutlarlar. Sahâbeye, özellikle de Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman'a lânet okurlar. Hint ve Doğu Asya inançlarından tenasüh ve hulûl düşüncesini almışlardır. İslâm âlimleri bunların küfürlerine hükmetmişlerdir. Rebiülevvel ayının dokuzuncu günü Hz. Ömer'in katledildiği gün olduğu için o günü "Dalam Günü" adını verdikleri kutsal bir gün olarak kutlarlar. Nusayrîler yine Şia kollarından olan ve kendilerini aşağıda zikredeceğimiz İsna Aşeriyye'ye mensup olduklarını iddia ederler. Bir şeyi hatırlatmakta yarar var:
Biz burada ehlisünnetten ayrılan Şia mensuplarının temel ve yaygın itikatlarını kaleme almaya çalışıyoruz, yoksa ehlisünnet inancına sahip oluğunu söyleyip de, İslâm'ın birçok emir ve nehyinden haberi olmayan Müslümanlar nasıl mevcut ise; bu fırkalar gibi Alevî olduğunu söyleyerek neye ve nasıl inandığını ve Alevîliğin ne demek olduğunu bilmeyen, temelden haberi olmayan birçok fert de mevcuttur.
Daha önce şöyle bir noktaya dikkat çekmiş ve Alevîliğin diğer geçmiş din ve inançlardan etkilendiğini belirtmiştik. Meselâ buna Nusayrîlikteki en bâriz örnek, yıldızları kutsal bilmeleridir. Nusayrîlerin içindeki en ilginç itikatlardan biri de Hz. Ali'nin katili olan İbn Mülcem'i sevmeleridir. Zira Mülcem, Hz. Ali'yi öldürmekle, Tanrı'nın günahkâr insanların arasından gitmesine vesile olmuştur.
19201936 yılları arasında Suriye civarında Fransa tarafından Nusayrîlik akımına bir devlet kurdurulmuş ve o devlete "Alevî devleti" adı verilmiştir. Arnavutluk gibi bazı Doğu Avrupa ülkelerinde "Bektaşî" olarak bilinirler. Türkiye'de Alevî yoğunluğunu bildiğimiz şehirlerin haricinde Mersin, Adana ve Hatay yöresinde ve yine Türkistan, İran, Lübnan ve Filistin'de yaşarlar.

Dürzîlik
Nusayrîlikle yakın inanışlara sahip olan bu mezhebin, kendilerinin Hz. Fatıma'nın soyundan geldiğine inanan Fatımî halifelerinden biri olup, adını bir başka akıma veren aşağıda zikredeceğimiz Hâkim Biemrillah tarafından Hamza ezZevzenî ve İsmail edDerezî (Dürzî)'ye kurdurulduğu bilinmektedir.
Hicri 3.yüzyıl sonlarında yaşayan bu şahıslar daha sonra birbirlerine son derece düşman olmuşlarsa da temelde fikirleri ile insanları tüm peygamberleri inkâr etmeye itmiş, hatta peygamberlere iblis demiş ve denilmesini teşvik etmişlerdir. Zaten akımın adı da "Dereziyye" olarak kalmıştır. Bu yoldan giden insanlar, Kur'anı Kerim'i, Selmanı Farîsi'nin uydurması olarak kabul ederler. Buna karşılık ellerinde "Münferia Bizatihi" dedikleri bir Mushaf vardır. Âhirete inanmazlar. İtikatlarını eski çağlara, Hint filozoflarına ve Mısır firavunlarına dayandırırlar. Dürzîlerin çok aşağılık hareketleri olduğu için bazı ahlâk dışı hareketlerde bulunan insanlara da geçmişten günümüze "Dürzî" denildiğini biliriz. Yakın zamanda ölen Suriye lideri Hafız Esad'ın, ama Dürzî ama Nusayrî, bu iki mezhepten birine mensup olduğu hakkında ihtilâf vardır. Dürzîler Suriye'de %12'lik bir yekûn teşkil ederler. Buna rağmen Esad, Suriye lideri olmuş ve 1982 yılında Sünnî Müslümanların yaşadığı ve ilim müesseselerinin olduğu Hama şehrine tanklarla girerek, silahsız 12 bin insanı öldürmüştür. Bu sayıdan çok daha fazla insanın sakat kalmasına sebep olmuş ve devamında değişik politikalarla Müslümanları sindirmiştir.
Ama gizli, ama aşikâr olarak, insan haklarını ve insan hürriyetini dilinden düşürmeyen Avrupalılar, özellikle Fransa bu katliamlara seslerini çıkarmadıkları gibi destek de olmuşlardır. Hatta bizzat kendileri başrolde oynamışlar ve oynamaya da devam etmektedirler.

Imahttp://gurgenburanlar.blogcu.com/ge Hosted by ImageShack.us
By sahafhakki at 2009-05-07

BÂBÎLİK-BAHÂÎLİK

Aslında aşırı mezheplerin Alevîlikle pek bir alâkasının olmadığını görebiliyoruz. Temellerinde Hz. Ali inancı ve imamet gibi meselelerin olduğu akımlardan biri de 19. yüzyılda Ali Muhammed Bâb; devamında ise, Mirza Hüseyin Bahaullah ile başlatılmış olan BâbîBahâî hareket de aşırı Şii akımlardan sayılabilir. "Beklenen Mushaf" diye bir inançları vardır ki, Şii Müfessir Tabersî'ye göre, Hz. Ali'nin evinde bulunan; fakat Hz. Ebû Bekir ve arkadaşları tarafından imha edilmek istenen "Hz. Fatıma'nın Mushafı" inancıdır bu. "Beklenen Mehdî"nin bu Mushafta açıklandığını iddia etmişlerdir. Mirza Hüseyin bu görüşü temel alarak, kendi inanç sistemini inşa etmiştir. Zaten bir zaman sonra da kendini "Beklenen Mehdî" ilân etmiştir. Bahâîler "Hz. Fatımanın mushafı" olarak adlandırdıkları kitaplarını normal Şii inancına göre; Peygamberimizin vefatından sonra, Cebrail'in Hz. Fatıma'nın acısını hafifletmek için Hz. Ali'ye yazdırdığını iddia ettikleri, teselli sözlerinden meydana gelen ve aynı adı taşıyan kitapla bir tuttukları nakledilmiştir. Bahâ'nın tanrılık iddiasına kadar varan inanç sistemlerinin yayılmasında "Kürretü'layn" lakaplı Zerrin Tac isimli bir kadının rolü de çok önemlidir. Türkiye'de de Edip Yüksel ve arkadaşları tarafından savunulan "19 Teorisi", o günkü Bâbîlerin temel düşüncelerinden biridir.Şiî din âlimlerinin de kendileri için mürted fetvası verdikleri Bâbîler öncelikli olarak Rusya tarafından desteklenmişlerdir. Ruslar aralarındaki siyasî meselelerden dolayı Bâbîleri ihbar edince, bu sefer İngilizler tarafından desteklenmişlerdir. Birinci kurucu olan Bâb 1850 yılında, İran Şahı Nasırudddin tarafından idamından sonra, Bahâ hareketi genişlettiği ve yaydığı için akım daha çok onun adıyla anılmıştır. Onun sapık görüşlerinin yayılmasını engellemek ve kontrol altında tutmak için kendisi Türkiye'ye çağırılmış; fakat Türkiye'de rahat edemediği ve dış güçlerin de desteğini aldığı için sadece Akka'ya sürgüne gönderilebilmiştir. Bahâullah'ın 1892'de ölümünden sonra yerine, "Bahâ'nın kulu" mânasına gelen Abdülbahâ geçmiş ve sonrasında ise, en büyük destekçileri Amerika olmuştur. Suriyeli Dr. İbrahim Hayrullah Amerika'da ilk Bahâî merkezini açmış ve Amerikalılardan da Bahâîliği kabul edenler olmuştur.
II. Abdülhamit Han Bahâîlerle mücadele etmiş ve onların Amerika'dan da sürgün edilmesine muvaffak olmasının yanında kendisi de onları değişik yerlere sürgün etmiştir. Fakat herkes Abdülbahâ'nın idamını beklerken II. Meşrutiyet'in ilân edilmesi vesilesiyle bu gerçekleşmemiştir. Nihayetinde zamanında Jön Türkler'in de desteğini alan ve Şia âlimlerinin dahi mürted olarak nitelendirdiği bu sapık fırkanın bugün Türkiye'de iki bine yakın mensubu bulunmakta ve tamamına yakını bürokratik ve siyasî mevkilerde bulunmaktadırlar. (Bu konuyu başka bir sayımızda daha geniş bir şekilde anlatmaya çalışacağım.)
İmam Rabbânî Hazretleri Alevîler ile alâkalı olarak kaleme aldığı bir risalesinde, "Bugün Şiilerin en azgın fırkasına Alevî deniliyor ki, bunların çoğu da okuma yazma dahi bilmeyen cahillerdir." buyuruyor. İmam Rabbânî Hazretleri'ni rahmetle yâd ederek şunu belirtelim: Alevîlerin birçoğu uzun zamandan beri bu dünyevî cehaleti aşmış ve bilhassa siyasî açılardan önemli noktalara nüfuz ederek, özellikle ülkemizde din ve devlet aleyhine girişilen ve adına devrim denilen birçok faaliyette aktif rol oynamışlardır.

Mehdî için beyaz bir at bekliyor

RÂFİZÎLER

İmamın, bir peygamber gibi, gerek imam olmadan önce gerekse imam olduktan sonraki hayatının devamında masumluğuna yani günahtan beri olması icap ettiğine, imamların her söylediğinin şer'i bir hüküm olduğuna inandıklarını sıralayabiliriz.

Orta hâlli inanca sahip Şiîler olarak adlandırdığımız bu kısmın Allah, Peygamber ve Kur'an inancında ehlisünnetle tezatları yoktur. Yalnız onlar Kur'an dışında bazı sırların varlığını ileri sürmelerinin yanında genelde ehlisünnetten ayrım noktaları aşağıda da bahsedeceğimiz üzere üç ana iman esasının dışındadır.

A–İMAMİYYE:
Şiîlerin 4. İmam olarak kabul ettiği Zeynelabidin vefat edince, oğlu Zeyd daha sonra ehlisünnete en yakın Şiî akım olarak zikredilecek ve Zeydiyye diye adlandırılacak olan grubun önderi oldu. Zeyd, Irak valisi Yusuf Sekafî'ye karşı harp etmeye giderken yolda ashab–ı kiram hakkında aralarında anlaşmazlık çıkması münasebetiyle çok miktarda ayrılanlar oldu. Zeyd onlara "Râfızî" derken onlar kendilerine "İmamî" dediler.
Başta İran olmak üzere, Irak, Pakistan ve diğer İslâm ülkelerinde bulunurlar. Rafizîye'nin en büyük akımının başını, bu isim başlığı altındaki gruplar oluşturmaktadır. İsimlerinin de işaret ettiği üzere genel tartışmalarını imamet meselesi üzerinde yoğunlaştırmış, özellikle de imametin Hz. Ali'ye ve soyuna ait olduğunu savunmuşlardır. "Orta hâlli inanışa sahip olanlar" diye tanımladığımız bu fırkanın inançları içerisinde yer alan hususlardan bazıları şöyle sıralanabilir:
Resûlullah Efendimizin kendisinden sonra halife ve imam olarak tayin ettiği şahıs Hz. Ali'dir, derler. Zaten onları ehlisünnetten ayıran en bariz hususiyet de budur. Resûlullah Efendimizin vefatından sonra Hz. Ali'yi halife olarak seçmeyen ashab–ı kiramı küfürle niteleyecek kadar ileri gitmişlerdir. Devamında ise, imametin özellikle Hz. Ali'nin çocukları olan Hz. Hasan ve Hüseyin'e ve ardından yine Hz. Ali soyuna ait olduğunu iddia ederler. Fakat imamların tayini hakkında kendi içlerinde süregelen ihtilâflardan ötürü birçok fırkaya ayrılmışlardır ki, ben, "Falan tarihte şu, filan tarihte bu." diye ince ayrıntılara girerek kafaları karıştıran sıkıcı bir yazı kaleme almak istemiyorum. Zaten bunları bilmesi icap edenler de tarihçilerdir. Oysa bu yazıyı okuyan birçok kimsenin sadece "Nedir bu Alevîlik?" merakını taşıyan ve bu hususta akılda kalabilecek şekilde malûmat sahibi olmak isteyen kimseler olduğunu biliyorum. Bunun için de yüzeysel; fakat merakı gideren, anlaşılır bir yazı yazmak istiyorum. Ama sonra siz değerli okuyucularımızdan bize bir teklif gelirse, o zaman istenilen her akımı ayrı birer başlık altında tarih tarih, şahıs şahıs kaleme alırız. Fakat öncesinde de olmuş olsa bile genelde ihtilâfların İmam Cafer Sadık'tan sonraki imamlarda olduğu ve ayrılıkların genelde bu şekilde olduğunu görüyoruz. Bunun yanında merak edilen diğer konu olan Alevîlik akımının neden daha çok İran ve Irak civarında yoğunlaşmasının sebebini en bariz şekilde şöyle izah edebiliriz:
Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin zamanında Şia diye bilinen ve henüz dinî bir fırka oluşumu içinde olmayan ve sadece siyasî bir görüşü temsil eden ve sonrasında Alevî diye adlandırılan bu eğilimdeki insanlar, öncelikli olarak Irak'a yerleşmiş ve Irak halkının çoğu da bu Şiî temayülü benimsemiştir. Daha sonra ise, sürekli bölünerek İslâm coğrafyasına yayılan bir durum hâsıl olmuştur. Dikkat çeken hususiyetlerden biri de Şia akımı belli bir müddet sonra ehlisünnet ile bağlarını koparmasının yanında değişik coğrafyalara, sürekli aslından uzaklaşarak yayılmıştır. Biz İmamiyye'nin en meşhur kollarının aşağıda zikredeceğimiz gibi "İsnâaşeriyye" ve ""İsmailiyye" olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız bu kısımlara geçmeden önce İmamiyye mensubu olanların inançları ile alâkalı birkaç örnek daha vermek isteriz:
İmamın, bir peygamber gibi, gerek imam olmadan önce gerekse imam olduktan sonraki hayatının devamında masumluğuna yani günahtan berî olması icap ettiğine, imamların her söylediğinin şer'i bir hüküm olduğuna inandıklarını sıralayabiliriz. Çünkü inanışlarına göre, Resûlullah Efendimiz imamlara şeriatın bir kısım sırlarını bırakmıştır, öyle ki imamların mucize dahi gösterebileceğine inanmalarından öte İmamiyye'nin ileri gelenlerinden olan "Tûsî" İmamın özelliklerini sayarken, onu diğer insanlardan ayırt edecek ilmî bir mucizenin imamda bulunması gerektiğini açıkça beyan etmiştir. Farklı fırkalara ayrılmış da olsa Şiî inancının birebir kesiştiği nokta diyebileceğimiz İmamiyye'ye göre on iki imamın sonuncusu henüz on yedi yaşında iken evinde bulunan bir sığınağa girip bir daha çıkmayan Muhammed bin Hasan el–Mehdî'dir ki, onun kıyamete yakın tekrar geleceğine inanırlar. Özellikle orta çağda bu beklenen Mehdî inancı öyle yaygınlaşmıştır ki, bir gün dönüp binmesi için eyerli beyaz bir at sürekli bekletilirmiş. Burada bir cümle–i itiraziyye olarak şunu belirtmek istiyorum: Dinler ve mezhepler tarihini araştırdığımızda hemen tamamına yakınında bir Mehdî beklentisi olduğuna şahit oluyoruz. Mesele meseleyi açıyor. Buna burada yer açmamız mümkün değildir; fakat Allah nasip ederse, bununla alâkalı bir yazıyı da kaleme almayı düşünüyorum. İmamîlerin bu özelliklerinin yanında diğer Şiîler gibi Mut'a nikâhına helâl dediklerini belirtmek istiyorum.

B–İSNÂAŞERİYYE:
Türkçesiyle "On İki İmam İnancı" diye tanımladığımız "İsnâaşeriyye" itikadına mensup olanların itikadî yönlerinin asılda İmamiyye ile örtüşmesinin yanında, yukarıda da belirttiğimiz gibi umumîyle imam tayini hususunda değişik inançlara sahiptirler. Nüfusunun yüzde altmış gibi yüksek bir oranı Şiî olan Irak halkının yarısı bu akımın inançlarına mensuptur ki, gerek itikadî meselelerde olsun, gerekse miras, vakıf, zekât, vasiyet ve aile hukukunda olsun, bu mezhebi tatbik ederler. İran halkının da çoğu bu gruba mensuptur. Yine imamın Peygamber Efendimizden gelen mukaddes bir otoriteye sahip olduğu ve son imamın yine Muhammed Mehdî olduğu gibi hususlar başta olmak üzere İmamiyye'den pek ayrılmazlar. Fakat aralarındaki ince özellik, İsnâaşeriyye diye adlandırılanların, imamın vasiyetle atandığını, İmamiyye olarak adlandırılanların ise, imamın şahsen atandığını iddia ederler. Fakat kaybolan imamın yaşı hususunda aralarında ihtilâf meydana gelmiştir. Yine de bu gibi hususlar İmamiyye ve İsnâaşeriyye'nin pek de birbirinden farklı olduğunu göstermiyor. Suriye, Lübnan ve diğer birçok İslâm ülkesinde de aktif olarak bulunurlar. Fakat Sünnîlerle iyi geçinmeye, onları kendilerinden nefret ettirmemeye özen gösterirler. Burada Irakla alâkalı olarak şunu belirtmek istiyorum: Bilindiği üzere Irak yani Mezopotamya olarak adlandırılan coğrafya en eski yerleşim alanlarından biri olması münasebetiyle çok farklı ırk ve inançları da bünyesinde bulundurur. Meselâ, bunlardan biri de inanç köklerinin Âdem Aleyhisselam'a, nesillerinin ise Nuh Aleyhisselâm'a dayandığını iddia eden ve Peygamber olarak da en son Yahya Aleyhisselâm'ı kabul eden, Sâbiî'lerdir. Yalnız bunların Alevîlikle bir alâkası olmadığı için bu meseleyi bir başka yazımızda anlatmayı sizlere taahhüt ediyorum.

Image Hosted by ImageShack.us
By sahafhakki at 2009-05-07

C–İSMAİLİYYE

Yine İmamiyye'nin bir kolu olan bu akımın mensuplarının bir kısmı Afrika'nın güney ve orta kısmında, bir kısmı ise Şam'da, çoğunluk olarak ise, Hindistan ve Pakistan'da bulunmaktadır. Hicrî 260 yılında ortaya çıkan ve devam eden bu akımın mensupları tarihte irili ufaklı birkaç devlet de kurmuşlardır. Bunlardan biri Mısır ve Şam'da hükmeden Fatımî Devleti, bir diğeri ise, ayrı bir başlık altında inceleyeceğimiz Karmatî Devleti'dir. Kendilerine İsmailî denmesinin sebebi ise, Cafer Sadık'ın oğlu İsmail'in imametini savunmalarından ötürüdür. Diğer bir isimleri ise "Bâtıniyye"dir. Yukarıda başı çeken iki akımdan farklı olarak, imamın gizli olabileceği, buna rağmen yine de imama itaatin farz olduğu gibi fikirleri vardır. Yalnız İsmailîler sadece imam meselesindeki ihtilâflarıyla kalmamış, Şiî akıma daha farklı bir yön vererek, başta Mecusî kaynaklı olmak üzere çeşitli bâtıl inançları İslâm dinindenmiş gibi göstermişlerdir. Daha önceleri İranlı bir Mecusî olan Meymun b. Deysan tarafından başlatılan İsmailî hareket, yeni Müslüman olup da İslâm şuuru henüz kendisinde teşekkül etmeyen kimseler arasında taraftar bulmuştur. Ve bu kimseler, ehlisünnet inancı taşıyan kitlelere karşı akla hayale gelmeyen eziyetler yapmışlardır. Bunlar da aralarında çeşitli kısımlara ayrılmışlardır. Bazılarını aşağıda zikredeceğimiz üzere Karmatîler, Fatımîler, Haşşaşîler, yine kendi aralarında varlıklarını Hindistan ve Pakistan da sürdüren "Davudî" ve Yemende bulunan "Süleymanî" olarak ikiye ayrılan Bohracılar, Nezzarîler ve Aga Hancılar olarak sayabiliriz. Fakat tarih kitapları bütün kollarını İsmailî başlığı altında almıştır. İsmailîler gizliliği o kadar benimsemişlerdir ki, hatta yazdıkları bazı kitap ve risalelere adlarını bile yazmamışlardır. Meselâ, derin felsefî görüşler ve bunun yanında birçok ilmî mesele ihtiva eden "İhvanu's–Safâ" risalelerini İsmailî mezhebe mensup birisi yazmış olmasına rağmen yazarı belli değildir. Bâtınîler olarak adlandırılmalarının sebeplerinden biri ise, inançlarını insanlardan gizlemeleridir. Bu gizlilik sebebiyle de İslâm cemaatinden tamamen kopmuşlardır. Pakistan devletinin kurucusu olan Muhammed Ali Cinnah da İsmailî itikada mensuptur. Bugün dünyadaki yaklaşık yirmi milyon İsmailî inanışa sahip insanın lideri, milyarlarca dolarlık serveti olan ve hayatının büyük kısmını İngiltere'de geçiren turizm, finans ve at yarışı yatırımcısı Pakistanlı Kerim Ağa Han'dır. Âhiret hayatını inkâr etmelerinin yanında, Allah'a yakın olan kulların ibadet etmesine artık lüzum kalmadığını, zaten ibadetten öte kalbin temiz olmasının yeterliliğine inanırlar.


D–HÂKİMİYYE:
Aslında İsmailîleri de içerisine alacak şekilde buradan aşağı ta Zeydiyye'ye kadar olan kısımları "aşırılar" arasında sayabiliriz. Ama aşırılar içinde saydığımız ve kendilerini İsnâaşeriyye'ye nispet eden Nusayrîler gibi, Hâkimiyye ve aşağıda gelecek bir kısım kolların mensupları da asılda kendilerini İsmailîyye'ye nispet ederler. Kurucusu, adı aşırı uçlardan olan Dürzîliğin kuruluşunda da geçen Fatımî halifesi Hâkim Biemrillah'tır. Bu itikada mensup olanlar, Allah'ın nurunun yeryüzünü aydınlatması meselesinde fazlasıyla ileri gitmişler ve ilâhın imama hulûl ettiği görüşüne varmışlar ve imama ibadet etmeye başlamışlardır. Öyle ki, Hâkim, kendinin tanrı olduğunu iddia etmiş bir sapıktır. Kendine tâbi olanlar, onun ölmediğini ve bir gün ortaya çıkacağını iddia ederler.
 

E–KARMATÎLİK:
Hareketi başlatan kişi olarak, hicrî 270'li yıllarda Güney İran civarında İsmailî ilkeleri yaymak için uğraşan Abdullah el–Kaddâh ve Osman el–Kaşânî bilinir. Akabinde ise, yine kendi içlerinde bazı bölünmelere uğrasalar da "Hamdan Karmat" isimli bir şahıs tarafından devam ettirilen bu akıma onun ismi verilmiştir. Hicrî 319 yılında Mekke'ye saldıran ve sayısız hacının kanını da döken Karmatîler Hacerü'l–esved'i söküp merkezleri olan Ahsa'ya götürmüşler ve Hacerü'l–esved orada tam yirmi yıl kalmıştır. Geçmişinde Zerdüştlük ve Mezdekî gibi tamamen İslâm'ın dışında bulunan inançların izlerini taşıyan, oysa kendini Şiî olarak gösteren bu fırka mensupları, özel mülkiyete karşı çıkan, namaz ve oruç gibi İslâm'ın temel hükümlerini geçersiz sayan ve yeniden dirilişe dahi inanmayacak kadar ileri uç hareketi olan Karmatî felsefesine şu an az sayıda da olsa inanan bazı fertlere araştırma kitaplarından yola çıkarak Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde rastlamanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz.

F–SABBAHİYYE=HAŞŞÂŞÎN:
İsmailiyye inancına mensup olan Hasan Sabbah tarafından kurulmuştur. Nezzar b. Muntasır Billah ve onun neslinden gelenlerin imametini savundukları için İsmailî Fatımîlerden kopmuşlardır. Hasan Sabbah, Selçuklu Devleti'nin büyük veziri Nizamülmülk'ün medrese arkadaşıdır. Fakat biri İslâm dini için çalışan, medreseler kuran, ehlisünnet inancını yaymak için büyük gayretler sarf ederken, diğeri Irak üzerindeki Alamut kalesini zaptedip dünyanın ilk olarak en geniş çaplı suikast örgütünü kurarak, Nizamülmülk de dâhil olmak üzere birçok devlet ve din adamını öldürmüş, etrafındaki insanlara şarap, kadın ve eroin sayesinde hükmedip onları sahte cennetlerde yaşatmıştır. Irak'taki varlıklarına Moğol hükümdarı Hülagü, Suriye'deki devletçiklerine ise, Baybars son verdi. Halen İran, Suriye, Hindistan ve Rusya'nın bazı bölgelerinde mensupları vardır. Nizamülmülk, "Siyasetname" adlı eserinde Bâtınîler için, "Her devirde âsiler çıkmıştır. Fakat hiçbir Râfizî mezhep Bâtinîler kadar kötü olamaz." demiştir

Osmanlı kutsal toprakların emniyeti maksadıyla Yemen'e hâkim olma hareketi başlatmış; fakat bu ülkede otoriteyi genel mânada elinde bulunduran Zeydî imamlar tarafından yönlendirilen kitleler, kutsal bir dava uğruna yolan çıkan Türklerin bu uzak coğrafyada hâkimiyetine yüzyıllar boyu darbe vurmuş.

 

ZEYDİYYE

Şia içerisinde, ehlisünnete en yakın olarak kabul edilen grup Zeydiyye'dir. Bu hareketin başlangıç noktası olarak Şiîlerin "dördüncü imam" dediği Zeynel Abidin'in oğlu, beşinci imam Muhammed Bakır'ın kardeşi Zeyd olarak bilindiği için, onun ismine nispeten "Zeydiyye" ismi verilmiştir.
Zeyd, başta Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olmak üzere diğer ashabı sevmesi münasebetiyle diğer Şiîlerden farklı bir yol izlemiştir. Davasını, sadece ehlibeyte yapıldığını düşündüğü haksızlığın telafisine adamış, takva bir insan olmasının yanında İmam Azam'a da hocalık yapmıştır. Daha sonra ise, onun iki torunu, İmam Azam'ın talebelerinden ilim almıştır. Emevîler döneminde, Hişam b. Abdülmelik'e karşı Şiî hareketin öncülüğünü yapanlardan olmuş; fakat onu bu eyleme teşvik eden Kufeliler, onun ashaba olan muhabbetinden dolayı onu savaş meydanında beş yüz kişilik bir kuvvetle yüz bırakıp kaçmışlar ve ölümüne sebep olmuşlardır. Ondan sonra davasını oğlu Yahya ve Muhammed, akabinde ise bağlıları devam ettirmeye çalışmışlardır.
Zeyd, bir başka yazımızda anlatacağımız Mutezile mezhebinin kurucusu olan Vasıl b. Atâ ile ilmî müzakerelerde bulunması münasebetiyle, inançları ile alâkalı bilgi verirken bunu göreceğiz. Zeydî Şiîlerin itikadına Mutezile inançları karışmış bulunmaktadır. Mezhep içerisinde "Kâsımiyye" ve "Havediyye" gibi belli başlı gruplar teşekkül etmiştir. Özellikle Yemen ve Hicaz civarında yayıldıkları görülmektedir. Ehlibeytin hakkını aramak iddiasıyla mücadele verdikleri gibi, Şianın aşırılarından olan Karmatîlerle de savaşmışlardır. Son davetçilerinden olan Taberistan valisi, Hazar denizi güneyinde bir Zeydî devlet kurmuştur. Biraz dağılmaları münasebetiyle zamanla Carudiyye, Süleymaniyye, Betriyye, Salihiyye gibi Zeydî otoritenin temel prensiplerinden kopanlar olmuştur. Ancak gerçek Zeydîler onları kendilerin saymadıkları gibi İmam Zeyd'in açtığı çığırı tâkip edenler yanında, onların kayda değer bir yerleri yoktur.
Buradan anlaşıldığı üzere; bu fırka mensuplarının tamamına yakını Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in bazı uygulamalarını eleştirmekle beraber, Hz. Osman'ın da halifeliğini kabul ederler. Diğer Şiî gruplarının kabul ettiği bir uygulama olan mut'a nikahına şiddetle karşı çıkarlar ve yine diğerleri gibi imamı aşırı yükseltmezler. Diğer ayrılıkları ise, genelde Şiîlerin kendi aralarındaki en önemli ihtilaf hususu "imam" meselesindeki farklı görüşleridir. İçtihad kapısının açık olduğunu savunmakta diğer Şiî gruplarla birleşirler. Onları Mutezile'ye yaklaştıran şeylerden bazıları ise, delil konusunda akla verdikleri büyük yetki ve büyük günah işleyenler hakkında ne cennet, ne de cehenneme girmeyeceklerine dair belirttikleri sapkın görüştür. Bu gibi inanışları ise, onları, Ehlisünnetin itikadî mezheplerinin itikatta birleştiği iki temel mezhebi olan Maturidî ve Eş'ariyye'den uzaklaştırmıştır.
Genelde mutedil bir çerçeve içerisinde olmaya çalışan Zeydiyye mensupları yine de Şia görüntüsü veren bir mezhep olmaktan ibaret kalmışlardır. Tarihte küçük de olsa birkaç devlet kurdukları görülen bu akım mensupları, Arabistan yarımadasının güneyinde bulunan Yemen'in ülke nüfusunun üçte birini oluşturmaktadırlar. Yemen, kutsal topraklara yakın olması ve bunun yanında da ülke topraklarının yarısının okyanusa açılması münasebetiyle Avrupalıların ticaret ve savaş gemilerinin geçiş ve uğrak noktası olması bakımından dikkate şayan bir konumda bulunuyor. Bu kritik ve dikkate şayan sebepten ötürü Osmanlı, kutsal toprakların emniyeti maksadıyla Yemen'e hâkim olma hareketi başlatmıştır. Fakat bu ülkede otoriteyi genel mânada elinde bulunduran Zeydî imamlar tarafından yönlendirilen kitleler, kutsal bir dava uğruna yolan çıkan Türklerin bu uzak coğrafyada hâkimiyetine yüzyıllar boyu darbe vurmuşlardır. Asırlarca süren bu mücadele neticesinde beş yüz binden fazla Müslüman Türk şehid olmuştur.
*****
Buraya kadar Şiî akımı genel mânada ve anlaşılır bir şekilde izah etmeye çalıştık. Fakat bazı hususlar ile alâkalı olarak meraklı zihinlerde beliren soru işaretleri olduğunu biliyorum. Ben de konumuzla alâkası olan ama mahiyeti üzerinde fazla durmadığımız bazı konu ve şahısları ayrı birer başlık altında değerlendirmek istedim.

FÂTIMÎLER
Kendilerini Hz. Ali ve kızı Fatıma'ya nispet eden; fakat aslında tarih kitaplarında İran asıllı bir Mecusi ya da Yahudi bir göz doktoru olarak geçen "Meymun" isimli bir şahsın soyundan gelen hanedanın adına Fâtımîler, bu hanedanın kurduğu devlete de Fâtımî devleti denilmiştir. Devletin kurucusu Şiîliğin İsmailiyye koluna mensup olan Ubeydullah'tır. Ülke sınırları zamanla Kuzey Afrika, Mısır, Filistin ve Suriye'yi kaplamıştır. Yüz elli yıl kadar (910/1171) bu topraklarda hükümranlık sürmüşler ve bu esnanda da Ehlisünnet mensubu insanlara bir çok zulüm yapmışlardır. Zamanla ülkede meydana gelen iç karışıklıklar ve bunun yanında bir taraftan Türk İslâm orduları, diğer taraftan haçlı seferleri hanedanlığa gücünü kaybettirmiştir. Fakat ülkenin son demlerindeki veziri büyük kumandan Selahaddin Eyyubî, önce ülkeye çeki düzen vermiştir. Sonra da en son Fâtımî halifesi Adid'in hastalık dönemi olan 1171 yılında hutbeyi Abbasî halifesi adına okutmuştur. Bununla kalmamış, Adid ölür ölmez, Fâtımî idaresine son vererek, Abbasî halifesinin ve Müslümanların büyük sevgisini kazanmıştır.

BEKTAŞİLİK
Bektaşîlik, asıl adı Muhammed b. İbrahim Ata olan, "Hacı Bektaş Velî" diye bilinen zata nisbet edilen ve asılda onun izini takip edenlerin oluşturduğu tarikatın adıdır. Hacı Bektaş Velî, Selçuklu'nun son, Osmanlı'nın ise, kuruluş aşaması olan 13. yüzyılda yaşamış ve İran'ın Horasan şehrinden gelerek Anadolu'ya yerleşmiştir. Arapça "Mülakat" isimli bir eseri vardır. Devleti Aliye, Yeniçeri Ocağı'nın kurulmasında Bektaşî tekkelerinden istifade etmiştir. Osmanlı da gerçekleşen fetihler esnasında, halkın İslâmlaşması işinde Bektaşî dervişlerini çokça istihdam etmiştir. Timur Han'ın oğlu Miran Şah, bir acem Yahudisi olan Fadlullah Hurufî'nin kurduğu ve içerisinde Yahudilik, Hıristiyanlık ve eski Yunan inançlarını bulunduran ve adına "Hurufîlik" denilen topluluğun önderini 1393 senesinde öldürüp merkezlerini dağıtmıştı. Bunun üzerine bu topluluğun mensupları bu takip döneminde, Bektaşî tekkelerine sığınmışlardır. Bu esnada kendi inanç ve düşüncelerini tekkelerde yaymaya çalışmışlardır. Bütün dinlerin bir olduğunu öne sürmek, ömürde bir defa oruç tutmanın, bir defa namaz kılmanın, bir defa gusül almanın yeterli olacağına, Hz. Ali'yi sevenlere günahın zarar vermeyeceğine inanmak, Fadlullah Hurufî'nin yazdığı "Cavidan" isimli kitabı kutsal kabul etmek hatta ona tanrılık nispet etmek gibi sapkın itikatları dile getirmişlerdir. Zikir, ibadet ve okumakla alâkaları olmayan, pirlerinin evinde bir araya gelerek, şarap içen, peynir ve ekmek yiyen Hurufîler, bu takip ve dağılma dönemlerinde kendilerini bu tekkelerde gizlemeye çalışmışlardır.
Gerçek Bektaşîler onları dışlamış ve onlardan kendilerini ayırmışlardır. Fakat bir arada kalmaları münasebetiyle birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bu etkilenme, Bektaşî adını, Ehlisünnetten uzaklaştırıcı bir sebep olarak sayılabilir. Bu ihtimalin yanında Hacı Bektaş Velî'den sonra Bektaşîlikte ikinci mihenk taşı olarak kabul edilen, 1516 yılında ölmüş olan Balım Sultan isimli şahsı da anmak gerek. Balım Sultan, genel olarak Bektaşîliği Sünnî bir tarikat kisvesinden uzaklaştırıp, Bektaşî inanç sisteminde ŞiîHurufî bir karışım meydana getirmiştir. Bu sebeple zamanla Sünnî görünümden uzaklaşmış görünen Bektaşîliliğin düzelmesi amacıyla bazı Osmanlı yöneticileri, diğer Sünnî tarikatları onlarla münasebet kurma yönünde teşvik etmişlerse de düzelmeleri mümkün olmamıştır. Kendilerinde Ehlisünnet inancına zıt itikatlar zuhur eyleyen ve düzelme yoluna girmeyen Bektaşî topluluklar, Osmanlı hükümetleri tarafından sürgünlere yollanıp tekkeleri dağıtılmıştır. Sultan II. Mahmut zamanında, 1826 tarihinde Yeniçeri Ocakları kapatıldığında bu ocaklarla yakın ilişkileri bulunan Bektaşîlik de yasaklanmıştı. Hatta öyle ki, Yeniçeri Ocakları'nın bir diğer adı da "Taife-i Bektaşîyyûn" (Bektaşî bölüğü) idi. Fakat Sultan Abdülaziz döneminde Bektaşîlik tekrar serbest bırakıldı. Burada ilginç bir şey dikkatimi çekiyor: Osmanlı ordusunun en önemli yerini teşkil eden Yeniçeriler Bektaşî tarikatına bağlı, tasavvuf ehli insanlar olduğu dönemlerde küffara korku salmış, zafer üstüne zafer kazanılmasına sebep olmuşlardır. Fakat ne tesadüftür ki, Yeniçeri teşkilatının bozulması ve onların baş kaldırmaları, tarih bakımından Bektaşîliğin de bozulduğu dönemlere denk gelmektedir. Bunu bir tespit olarak buraya almak istedim.
Her şeye rağmen yine de gerçek Bektaşî geleneklerine bağlı tasavvuf ehli insanlar hayatiyetlerini devam ettirmiştir. Ancak bunların sayısı zamanla azalmış ve yüz yıl kadar önce de mevcudiyetleri nihayete ermiştir.
Bektaşî olarak anılan Alevî grupları bugün Arnavutluk, Yunanistan, Makedonya, Bulgaristan, Mısır ve Türkiye'de bulunurlar.

PİR SULTAN
ABDAL
Hayatı hakkında pek fazla ve sağlam bilgiler olmamasına rağmen dedelerinin, Azerbaycan'dan gelerek Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyüne yerleştikleri söylenir. Pir Sultan Abdal denilen şahsın asıl adı ise, Haydar'dır.
On altıncı yüzyılda yaşamış olan Haydar, tarıma ve toprağa mahsus ıstılahları ve gelenekleri iyi biliyordu. Bununla birlikte dili, sade köylü lehçesiydi. Bu münasebetle daha çok köylü lehçesiyle şiirler söylemiştir. Siyasete karışmış, İran propagandasına kapılarak padişaha karşı Şah'ı desteklemiştir. Bir kısım isyanlara elebaşlık yaptığı için de zamanın Sivas valisi Hızır Paşa tarafından yakalattırılıp hapse atılmıştır. Daha sonra İstanbul'dan gelen emir üzerine idam edilmiştir. (Devam Edecek)

 

BABAÎLİK

Amasya'nın Çat köyüne yerleşen Baba İlyas'ın peşinden gidenlerin meydana getirdiği akımdır. Genelde kırsalda yaşayan Türkmenler arasında taraftar bulan bu hareket, Selçuklu döneminde vuku bulan Baba-î isyanlarına da adını vermiş uç bir Şiî tarikat olarak bilinir. Kırmızı başlık, siyah cübbe ve nalın giyen, Hz. Ali'yi aşırı derecede yükseltirler. Siyasete karışıp adı, devleti temelinden sarsacak isyanlarla özdeşleşmiştir. Bu Şiî birlik, Babailiğin kurucu ve temel taşları olan Baba İlyas ve Baba İshak'ı peygamber derecesinde görür. Baba İlyas'ın ölümsüzlüğüne inanırlar. Aslında Hurufîliğe benzer bir yapısı vardır. Çünkü Şiîliğin esaslarını savunmakla birlikte inançları arasında İslâm öncesi eski inançları, özellikle de Şaman itikatları önemli yer tutmaktadır.
Hurufîlikle bir başka ortak noktaları ise, Anadolu'daki bu sapık ve ülke aleyhtarı ayaklanmanın bastırılmasından sonra, onlar da gizlenme alanları olarak Bektaşî tekkelerini seçmişlerdir. O kubbe altında eriyerek, bundan sonraki hayatiyetlerini Bektaşî adıyla devam ettirmişlerdir.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: metekan | Tarih: 2009-10-06 14:08:39
    Konu: selam
    Yaşam gülmeyi ,sevgi hak etmeyi, vefa unutmamayı, dostluk sadık kalmayı bilenler içindir.UNUTULMADIN! mutlu ve huzurlu günler dilerim.

    Bağlantı »


Zirve100 En iyi

 

Image Hosted by ImageShack.us

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Arşiv
  • Image Hosted by ImageShack.us

    Son Yazılarım



    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Image Hosted by ImageShack.us

    Get Your Own Player!


    fatih-sultan-mehmet-han.jpg

    Image Hosted by ImageShack.us
    OTTOMAN

    Tarihte O Yıl
    Aşağıya İstediğiniz Yılı Yazın ve Tüm Ayları Listeleyin
    999 < < 2010

     

    free counters

      Layanan Data Portal of Every Thing.. Online Themes layouts myspace

    Site Meter

    Arts Top Blogs

    PageRank Checking Icon Submit Your Site To The Web's Top 50 Search Engines for Free!

     
    Dini100.Net
    islamiweb.net